Disosiasyon ne demek psikolojide ?

Damla

New member
Disosiasyon Ne Demek Psikolojide? Zihnin Kendini Koruma Yöntemi, Belirtileri ve İnsan Hayatına Etkileri

1. Disosiasyon Nedir? Günlük Hayatta Fark Etmeden Yaşadığımız Bir Deneyim Olabilir mi?

Hiç bir anlığına dalıp gittiğiniz, çevrenizde olup bitenleri duymadığınız ya da bir yere nasıl geldiğinizi düşünerek birkaç saniyeliğine şaşırdığınız oldu mu? Belki de çok stresli bir olay yaşarken sanki kendinizi dışarıdan izliyormuşsunuz gibi hissettiniz. Böyle deneyimler insanın aklına ister istemez şu soruyu getiriyor: Zihnimiz bazen neden yaşadığımız olaylardan uzaklaşıyor?

Psikolojide bu durumu anlamlandırmaya yardımcı olan kavramlardan biri disosiasyon, Türkçedeki yaygın kullanımıyla çözülme veya dissosiyasyon kavramıdır. En genel anlamıyla disosiasyon, normalde birbiriyle bağlantılı çalışan bilinç, bellek, kimlik, algı, duygu ve beden deneyimi gibi zihinsel süreçlerin bütünlüğünde geçici ya da daha kalıcı kopukluklar yaşanmasıdır.

Burada önemli bir ayrıntı var: Disosiasyon her zaman bir hastalık anlamına gelmez. Bazen yoğun bir düşünceye dalmak, uzun bir yolculuk sırasında çevrenin farkındalığının azalması veya aşırı stres altında kısa süreli bir kopukluk yaşamak, disosiyatif deneyimlere benzeyen durumlar oluşturabilir. Ancak bu deneyimler sıklaşıyor, kişinin günlük hayatını etkiliyor, hafıza boşluklarına yol açıyor veya belirgin bir sıkıntı yaratıyorsa konu daha dikkatli değerlendirilmelidir.

Bence disosiasyonu anlamanın en iyi yolu, onu yalnızca bir belirti olarak görmekten vazgeçip zihnin bilgiyi, duyguları ve yaşanan olayları nasıl işlediğine bakmaktır. Çünkü bazen insan, başına gelen bir olayı hatırlasa bile onunla bağlantılı duyguları hissedemeyebilir. Bazen de kendisini ve çevresini tanıdığı hâlde gerçeklik duygusunda tuhaf bir değişiklik yaşayabilir.

Peki, zihnin bu şekilde çalışması neden mümkün oluyor? Bunun yanıtı hem psikolojinin tarihsel gelişiminde hem de günümüzdeki sinirbilim araştırmalarında saklı.

2. Disosiasyonun Tarihsel Kökenleri: Kavram Nasıl Ortaya Çıktı?

Disosiasyon düşüncesinin kökleri, modern psikolojinin henüz gelişmekte olduğu 19. yüzyıla kadar uzanır. O dönemde bilim insanları, insanların bazı deneyimleri neden hatırlayamadığını, bazı davranışlarını neden açıklayamadığını ve bilincin neden her zaman tek parça hâlinde işlemediğini anlamaya çalışıyordu.

Fransız psikiyatrist Pierre Janet, disosiasyon kavramının tarihsel gelişiminde önemli bir yere sahiptir. Janet, özellikle travmatik deneyimler, hipnoz ve bilinç süreçleri arasındaki ilişkileri araştırdı. Ona göre bazı ağır psikolojik deneyimler, kişinin düşünce, duygu, anı ve davranışları arasındaki bütünleşmeyi bozabiliyordu.

Janet'nin yaklaşımının önemli tarafı, insan zihninin her zaman kusursuz bir bütün olarak çalışmadığını göstermesiydi. Günümüzde farklı teoriler kullanılsa da bu fikir hâlâ değerlidir: İnsan zihni, her deneyimi aynı açıklıkta ve aynı bütünlükte işlemek zorunda değildir.

Sigmund Freud da bilinçdışı süreçler ve savunma mekanizmaları üzerinden bu tartışmalara katkıda bulundu. Bununla birlikte Freud'un bastırma kavramı ile günümüzdeki disosiasyon anlayışını tamamen aynı şey olarak değerlendirmek doğru olmaz. İki yaklaşım arasında tarihsel bağlantılar bulunsa da kavramlar ve onları açıklamak için kullanılan modeller farklıdır.

20. yüzyılda travma, savaş deneyimleri ve ağır stres koşulları üzerine yapılan çalışmalar, disosiasyonun daha sistematik biçimde incelenmesine katkı sağladı. Özellikle savaş sırasında yaşanan psikolojik belirtiler, insanın aşırı tehdit altında düşünme, hatırlama ve çevresini algılama biçiminin değişebildiğini ortaya koydu.

Zamanla psikiyatri sınıflandırmalarında da değişiklikler yaşandı. Günümüzde disosiyatif bozukluklar, Amerikan Psikiyatri Birliğinin DSM-5-TR sınıflandırmasında ayrı bir tanı grubu olarak ele alınır. Dünya Sağlık Örgütünün ICD-11 sınıflandırması da disosiyatif bozuklukları tanımlar.

Tarihsel gelişimden çıkardığım sonuç şu: Disosiasyon, bir dönem yalnızca sıra dışı veya anlaşılması güç davranışlarla ilişkilendirilen bir kavramken zamanla bellek, bilinç, travma ve benlik algısı arasındaki ilişkileri inceleyen daha kapsamlı bir araştırma alanına dönüşmüştür. Ancak tarih boyunca bu alanda kullanılan açıklamaların hepsi günümüzde bilimsel olarak eşit ölçüde kabul görmez. Geçmişte ileri sürülen her teoriyi bugünün kesin bilgisi gibi sunmamak gerekir.

3. Disosiasyon Neden Ortaya Çıkar? Beyin ve Psikoloji Açısından Açıklaması

Disosiasyonun tek bir nedeni yoktur. Travmatik deneyimler, yoğun stres, bazı psikolojik sorunlar ve farklı bireysel yatkınlıklar bu deneyimlerin ortaya çıkmasında rol oynayabilir. Bununla birlikte, disosiasyon yaşayan herkesin geçmişinde travma bulunması gerekmediği gibi travma yaşayan herkes de disosiyatif belirtiler geliştirmez.

Çocukluk döneminde tekrarlanan istismar, ihmal, şiddet veya kişinin kendisini çaresiz hissettiği deneyimler, bazı insanlarda disosiyatif belirtilerle ilişkili olabilir. Çocukların çevrelerini anlamlandırma, duygularını düzenleme ve yaşadıklarını bütünlüklü bir biçimde işleme becerileri gelişme aşamasındadır. Bu nedenle uzun süreli ve ağır stres, bazı çocuklarda zihinsel ve duygusal işleyiş üzerinde kalıcı etkiler bırakabilir.

Yetişkinlikte de benzer süreçler yaşanabilir. Trafik kazası, savaş, doğal afet, ağır bir kayıp veya tehdit edici bir olay sırasında kişi kendisini gerçeklikten uzaklaşmış gibi hissedebilir. Bazı durumlarda bu his kısa sürer; bazı durumlarda ise belirtiler daha uzun süre devam eder.

Sinirbilim açısından araştırmalar, disosiyatif belirtilerin dikkat, bellek, duygu düzenleme ve benlik algısıyla ilişkili beyin ağları arasındaki etkileşimlerle bağlantılı olabileceğini düşündürüyor. Ancak disosiasyonu tek bir beyin bölgesine veya tek bir kimyasal maddeye bağlamak mümkün değildir. Araştırmaların önemli bir bölümü farklı disosiyatif belirtileri ve hasta gruplarını inceler; bu nedenle sonuçların bütün disosiyatif deneyimlere doğrudan genellenmesi doğru olmaz.

Burada benim dikkat çekici bulduğum nokta, zihnin bazen yoğun bir deneyimi işlerken farklı süreçleri aynı ölçüde bütünleştiremeyebilmesidir. Bir insan tehlikenin farkında olabilir ama duygularını hissedemeyebilir. Olayı hatırlayabilir fakat yaşananların kendisine ait olduğu hissi zayıflayabilir. Bu örnekler, deneyimin farklı parçalarının her zaman aynı biçimde yaşanmadığını gösterir.

Yine de disosiasyonu doğrudan beynin bilinçli bir kararı veya kişinin isteyerek kullandığı bir kaçış yöntemi olarak tanımlamak doğru değildir. Çoğu insan bu deneyimleri isteyerek başlatmaz ve ne zaman ortaya çıkacaklarını kontrol edemeyebilir.

4. Disosiasyonun Belirtileri Nelerdir?

Disosiasyon farklı insanlarda farklı biçimlerde görülebilir. Bu nedenle belirtileri tek bir kalıba sığdırmak mümkün değildir.

Depersonalizasyon: Kişinin kendi bedenine, düşüncelerine veya duygularına yabancılaşmasıdır. Örneğin, konuşurken kendi sesini sanki uzaktan duyuyormuş gibi hissetmesi ya da bedenini kendisine ait değilmiş gibi algılaması mümkündür.

Derealizasyon: Çevrenin gerçek dışı, yapay, sisli veya bir rüyanın içindeymiş gibi algılanmasıdır. Kişi bulunduğu yerin gerçek olduğunu bilmesine rağmen çevresini alışılmadık biçimde deneyimleyebilir.

Bellek boşlukları: Kişinin önemli kişisel olayları veya belirli zaman aralıklarını hatırlamakta güçlük çekmesidir. Sıradan unutkanlıkla aynı değildir. Özellikle yaşanan olayın niteliğiyle açıklanamayacak ölçüde belirgin bellek boşlukları değerlendirme gerektirebilir.

Kimlik ve benlik algısında kesintiler: Kişinin kendisini nasıl algıladığı, davranışlarının sürekliliği veya kimlik deneyimiyle ilgili belirgin kopukluklar yaşayabilmesidir. Bazı disosiyatif bozukluklarda bu durum daha karmaşık biçimler alabilir.

Duygusal uzaklaşma: Kişi bir olayın kendisini üzmesi gerektiğini düşündüğü hâlde duygularına erişemediğini hissedebilir. Örneğin, önemli bir tartışma sırasında son derece sakin görünürken olay sona erdiğinde yoğun duygular yaşayabilir.

Bununla birlikte, bu belirtilerin her biri farklı nedenlerle de ortaya çıkabilir. Dikkat dağınıklığı, uyku eksikliği, yoğun kaygı, bazı ilaçların etkileri, madde kullanımı ve nörolojik durumlar benzer deneyimlere yol açabilir.

Dolayısıyla bir kişinin zaman zaman dalgın olması veya çevresini garip algılaması, tek başına disosiyatif bozukluk tanısı koymak için yeterli değildir. Belirtilerin sıklığı, süresi, şiddeti ve kişinin yaşamını nasıl etkilediği birlikte değerlendirilmelidir.

5. Disosiasyon ile Disosiyatif Kimlik Bozukluğu Aynı Şey midir?

Forumlarda bu iki kavramın sık sık birbirine karıştırıldığını görüyorum. Oysa aralarında önemli bir ayrım bulunuyor.

Disosiasyon, farklı deneyimleri kapsayan geniş bir kavramdır. Disosiyatif kimlik bozukluğu ise bu geniş alan içinde yer alan, belirli tanı ölçütleri bulunan bir ruhsal bozukluktur.

Disosiyatif kimlik bozukluğunda kişinin kimlik ve benlik deneyiminde belirgin kesintiler görülebilir. Buna kişisel bellekte tekrarlayan boşluklar ve günlük yaşamı etkileyen başka belirtiler eşlik edebilir. Tanı, yalnızca kişinin kendisini farklı hissetmesine veya zaman zaman farklı davranmasına dayanmaz.

Ayrıca bu bozukluk, filmlerde veya sosyal medya içeriklerinde gösterildiği gibi her zaman kolayca gözlemlenebilen, birbirinden keskin biçimde ayrılmış kişiliklerin ortaya çıkması şeklinde yaşanmaz. Gerçek yaşam deneyimleri daha karmaşık olabilir.
 
Üst